Üye Girişi

BASINDA PEGASUS

04 09 2012 Sabah Kitap - "İt Kopuk Takımı" kitabımız Sabah Kitap'ta...

Zaman zaman içinde
Kaya Genç - Sabah Kitap, 17 Ağustos 2012

Öykülerinden birini PowerPoint sunumu, bir diğerini Twitter'da yayımlanan bir mesajlar dizisi olarak hayal eden bir yazarın, Jennifer Egan'ın ona Pulitzer Kurmaca ödülü kazandıran kitabının ardında, her zaman bilgisayarların, internetin ve modern iletişimin karşı kutbundaymış gibi gördüğümüz bir ismin, Marcel Proust'un fikirlerinin yer aldığını düşünmek insanı gülümsetiyor. İt Kopuk Takımı ismiyle çevrilen dördüncü kitabındaki 13 öykünün merkezinde duran Zaman, Egan'ın yedi yıl boyunca bir okuma grubuyla birlikte didik didik ederek okuduğu Yitik Zamanın İzinde'de olduğu gibi, farklı parçaları birbirine bağlayan mimari bir işleve sahip. Gençliğimizi, gençken kurduğumuz hayalleri ve gençken bize gerçekleştirebilirmişiz gibi görünen tüm ihtimalleri bir kabadayı gibi elimizden alıveren ve bazen, çok nadiren de olsa onların yerine bir tür bilgeliği koyan Zaman, Proust için aynı zamanda karakterleri, mekanları ve tarihi başka hiçbir şeyin yapamadığı ölçekte belirleyen bir kuvvetti. Egan'ın kırk dokuz yıllık geçmişine bakınca, kitabının merkezine yerleştirdiği zamanın nasıl kendi hayatının çevresine de görünmez ilmekler ördüğünü ve onu asla kaçamayacağı bir yere, şimdiki zamana ulaştırdığını görüyor insan.

Yedi yaşında Chicago'dan San Francisco'ya taşınmış Egan'ın ailesi. Evde durumlar biraz karışıkmış, üvey babası ve annesiyle bir otelde yaşamışlar bir süreliğine. San Francisco'ya hükmeden deniz ona hayaller kurdururmuş küçükken. İlk gençliğini geçirdiği 1970'lerde, hep on yıl öncesinin, 60'ların kültürünü özleyerek yürürmüş şehrin sokaklarında. Huffington Post'a verdiği bir söyleşide o günleri "60'lı yıllardan kalma bir sarhoşluk hali" olarak tarif ediyor; "hâlâ ortalıkta dolanan hippie'ler vardı ancak hayatın biraz değiştiğini de hissediyorduk." Halüsinatif hapların elden ele gezdiği bu günlerde, Egan kendini arayan bir genç kızmış ve çok sevdiği bu şehirden ancak Pennsylvania Üniversitesi'ne gitmesi gerektiğinde ayrılmış.

1980'ler Avrupa'yı şehir şehir keşfederek, ara sokaklarda kaybolarak, ne yapacağını bilemeyerek geçirdiği yıllara verdiği isimmiş. Ailesini özlediği ve depresif olduğu bu günlerini anlattığı bir Guardian söyleşisinde, herkesten kopmanın, bütün bağlantıları kesmenin, kesinlikle erişilmez hale gelmenin hâlâ mümkün olduğu o yıllardan özlemle bahsediyor. "Seyahat etmenin yarattığı izolasyon duygusunun o günlerdeki yoğunluğu, bugün tamamen ortadan kalkmış bir şey," diye de ekliyor. "Eskiden bir telefon dükkanına gidip sırada beklemeniz gerekirdi; o günlerde telesekreter dahi yoktu piyasada. Sırada beklemek, telefonla arama yapmak için para ödemek ve sonra karşınızda kimseyi bulamamakla kalmayıp, mesaj da bırakamamak ve karşı tarafa onu aradığınızı kesinlikle bildirememek gibi durumlar söz konusuydu. Bu bağlantısızlık halinin nasıl bir his olduğunu anlamak çok güç bugün." Ama tam da bu bağlantısızlık hali sayesinde hayatta yapmak istediğini bulmuş Egan: yazmak istediğini.

Yazdıklarını okumaya bir yıl önce başladım ve Egan'ın onu okumayanlara, kadın yazarlar ünlü olduğunda hep işin içinde bir bit yeniği arayan şüphecilere ve edebiyat ile buluşçuluğun bir araya gelmesinden hoşlanmayanlara biraz şişirilmiş, parlatılmış, fazla cilalanmış bir yazar gibi görünürken gerçekte ne kadar kıymetli bir yazar olduğunu idrak ettim. New Yorker dergisi yaz başında Twitter'dan bir Jennifer Egan öyküsü yayımlayacağını duyurduğunda da aynı şey olmuştu. Herkesin içinden bir şey çıkmayacağını söyleyerek beklediği "Kara Kutu" isimli öykü, öylesine iyi düşünülmüş ve öylesine zarafetle yazılmıştı ki, bir hafta sonra pek az kişi şikayet ediyordu bu edebi deneyden. John Cheever'ın elinden çıkmış gibi başlayan bu ajan hikayesinde, deniz, kumsal, yakışıklı bir adam ve onun çevresinde dolanan, İt Kopuk Takımı'nda yıllar önce yaptıklarını okuduğumuz bir kadın vardı. Kadının yanık teniyle hangi elbisenin ve ayakkabıların iyi gideceğini seçmeye çalıştığı yerlerde de, adamla yatma planları yaptığı bölümlerde de bunun bir tür James Bond öyküsü olacağını tahmin edemiyordu insan. Egan'ın "sen" diyerek seslendiği kahramanı, Fransız deneysel romancı Georges Perec'in bir kitabından Twitter'a düşmüş gibiydi ve öykünün halüsinatif anlatımında Egan'ın gençlik yıllarının önde gelen düşünürlerinden Marshall McLuhan'ın "ortam mesajdır" felsefesini çok iyi anladığını gösteren bir yan vardı. Twitter bir gün edebiyat için bir ortam olacaksa şayet, alt alta dizilmiş, aniden belirip okuyucuya talimatlar veren bu mesajlar dizisi, o ortamın nasıl olabileceğini göstermek için girişilmiş önemli bir düşünme çabasıydı.

Teknolojiyle içiçe geçen tüm bu projelerine karşın, Egan kitaplarını kalem kullanarak not defterlerine yazdığını anlatıyor. New York Times Magazine'de okuyabileceğiniz makaleleri, denemeleri ve gazetecilik işleri içinse bilgisayarının karşısına geçiyormuş. Asansörlerde, metro vagonlarında, yürüyen merdivenlerde yazıyor: yazarların bilgisayar ekranlarından bir süreliğine de olsa kaçmasının hâlâ mümkün olduğu kanaatinde.

Gençlik yıllarında doktor olmayı, arkeoloji okumayı veya hep gezgin kalmayı hayal edermiş. Yıllar sonra, Avrupa'daki seyahatlerinin ardından döndüğü California'da ilk romanı Görünmez Sirk'i yazmaya koyulmuş. Ardından iki kitap daha yazmış ama İt Kopuk Takımı gelene kadar kısmen daha az ses getirmiş Egan'ın romanları. Panik ataklardan muzdarip, az sayıda okura seslenmeye alışkın, her romanında yeni bir deney, muzurluk ve oyun peşindeki Egan, ilk yayımlandığı günlerde kimsenin kitabı almadığını, pek az okurun anlattığı bu öykülerle ilgilendiğini ve çoğu insanın kitabın isminden çekindiğini görmüş. Ama aylar geçtikçe, eleştirmenlerin de yardımıyla İt Kopuk Takımı'nın kaderi değişmiş. Aldığı pek çok ödülün yanı sıra şimdi bir HBO uyarlamasıyla televizyonlara gelmesi gündemde.

Egan gazeteciliğe de roman yazmaya da hikayelerine de devam ediyor. Aslında İt Kopuk Takımı, hayatı boyunca tutkusu olmuş şeylerin bir birleşimi gibi; bir yapımcının ve asistanının gözünden anlattığı müzik dünyasından bir terimle açıklamak gerekirse, en çok bir konsept albüme benziyor. Her biri kendi içinde başlayıp biten ve anlattığı ufak bir karakter aracılığıyla yeni bir bölüme bağlanan bu öyküler, Egan'ın hayatı gibi renkli, çeşitli ve parçalı bir dünya sunuyorlar bize. Hayranı olduğu Proust'un on yıllar boyunca değişimlerini takip ettiği ve zamanın üzerlerinde bıraktığı izleri bu şekilde resmettiği karakterlerin aksine, burada zaman tek bir bölüm, tek bir saat, tek bir paragraf içinde insanın hayatını değiştirebilen bir güç.

Şimdilerde İkinci Dünya Savaşı'nın son yıllarında, Brooklyn'in tershanelerinde geçen ve savaş gemileri inşa eden kadınların öyküsünü anlattığı yeni bir roman yazıyor Egan. Herkes ondan bugüne dair bir hikaye beklerken onun Proust'un yaşadığı günlere daha yakın bir döneme gitmesi, insanı her zaman gülümseten bu yazarın kendisinden beklenmeyen şeyi yapma konusundaki kararlılığının da bir kanıtı.
Basında Pegasus